Hicretten Vefâta:

 


Hicretten Vefâta:

     

Hicret adı verilen Mekke'den ayrılış Hz. Peygamber'in (s) hayatının ve İslâm tarihinin dönüm noktasıdır. Zirâ bu olaydan sonra Hz. Peygamber (s) yalnızca müşrikleri putlardan uzak durup Allah'a îmâna davet etmekle kalmamış, semâvî yasalar [ şerîat ] doğrultusunda tesîs edilecek bir devletin de başına geçmiştir. Bununla birlikte, bazı yazarların (örn. bkz: Welhavzın, 12) ileri sürdüğü Hz. Peygamber (s) Medîne'de risâlet, davet ve tebliği bir kenara bırakmıştır iddiası doğru değildir. Hz. Peygamber (s) bu görevini hiçbir zaman bırakmamıştır; İslâm'ı tebliğ için muhtelif kabilelere davetçi göndermesi, bölge ülkelerinin yöneticilerine davet mektupları yazması bu sözümüzü doğrulamaktadır (ayrıca bkz: Arnold, 27). Hz. Peygamber'in (s) Mekke'den Medîne'ye hicreti Müslümanlar katında çok önemli bir olay olarak telakkî edilmiştir. Öyle ki İslâm tarihinin başlangıcı kabul edilmiştir. Bu da Arapların Hz. Peygamber'in (s) hicretini yeni bir başlangıç olarak kabul ettiklerini göstermektedir. Hz. Peygamber (s), peygamberliğin XIV. yılının Rebîü‘l-Evvel ayında Yesrib'e ki, bu şehir bu olaydan sonra Medînet'ür-Resûl veya kısaca Medîne adıyla anılmıştır, ulaşmıştır. Hz. Peygamber (s) önce Medîne dışındaki Kubâ bölgesinde sükûnet etmiş, Yesribliler O'nu karşılamaya gitmişlerdir. Birkaç gün sonra şehre girmiş, kuru bir alana ashâbı ve dostları ile birlikte bir mescit inşâ etmiştir. Bu mescit bugün Medîne'de bulunan Mescid'ün-Nebî'nin ilk şeklidir (bkz: İbn Hişâm, II, 141 vd.).

Gün geçtikçe muhâcirlerin sayısı arttı. Ensâr [Yesrib'in yerlileri], onları kendi evlerinde ağırladılar. Hz. Peygamber (s) önce Ensâr ve muhâcir arasında kardeşlik akdi yaptı ve kendisi için Alî b. Ebû Tâlib'i (a) kardeş seçti (bkz: İbn Hişâm, II, 150–3). Müslüman olduklarını iddia eden, ancak gönülden îmân etmemiş azınlık bir grup da mevcûttu ki bunlara münâfık adı veriliyordu. Hz. Peygamber (s) Medîne'ye geldikten bir süre sonra şehir halkıyla, hatta Yahûdîlerle karşılıklı sosyal hakların riâyet edilmesi için bir antlaşma imzaladı (bkz: İbn Hişâm, II, 147 vd). Bir müddet sonra Müslümanların kıblesi Beyt'ül-Mukaddes'ten Kâbe'ye çevrildi. Böylece İslâm için bağımsız bir kimlik ortaya konmuş oldu. Hicretin ilk yılında Müslümanlar ile Mekke müşrikleri arasında ciddî bir çatışma vücûda gelmedi. Çatışmalar hicretin II. yılında başladı. Hz. Peygamber (s) vaktinin çoğunu Medîne'nin küçük Müslüman topluluğunun korunması ve İslâm'ın nüfûzunun yayılması için sarf ediyordu. Hz. Peygamber (s) ve Müslümanlar ya müşrikleri İslâm'a davet etmeliydiler veya onlardan gelebilecek saldırıları geri püskürtmeliydiler. Diğer dînlerle mütedeyyin olanlar, özellikle Yahûdîler, önce Hz. Peygamber (s) ve Müslümanlarla dostâne ilişkiler kurdular veya en azından kendilerini böyle gösterdiler. Ancak bir süre sonra düşmanlık gösterdiler. Hatta Hz. Peygamber'in (s) düşmanları ile işbirliği yaptılar. Her halükârda Hz. Peygamber'in (s) ve Müslümanların onlara karşı tutumunu analiz ederken Müslüman toplumunu tehdit eden problemler ve tehlikeler göz önünde tutulmalıdır. Bu bağlamda hâdiseler hiçbir şekilde dînî bakış açılarıyla vb. ile yorumlanmamalıdır. Kur'ân-ı Kerîm'de geçen birçok ayet ve Hz. Peygamber'den (s) nakledilen çok sayıda hadîs, semâvî dînlere mensûp gerçek mütedeyyinlere ihtirâmı dile getirmekte ve dînlerin kaynağının tek olduğunu göstermektedir.

Hicretin II. yılında Müslümanlar ile Mekke müşrikleri arasındaki en önemli askerî çatışma vukû buldu. Bedir Savaşı adıyla ünlenen bu savaşta Müslümanlar sayıca az olmalarına rağmen zafer kazandılar ve çok sayıda müşriki öldürüp esir ettiler (bkz: Vâkıdî, I, 19 vd.). Bedir'de kazanılan zafer Müslümanlara moral verirken, Mekkelilerin öfkesini artırdı. Onları intikam alma düşüncesine sevk etti. Diğer taraftan Müslümanların Medîne dışında yaşayan Benî Kaynukâ Yahûdîleri ile ilk çatışması Bedir'den kısa bir süre sonra vukû buldu. Bu çatışmada Yahûdîler geri çekilmek zorunda kalarak yaşadıkları bölgeyi Müslümanlara teslim ettiler (bkz: Vâkıdî, I, 176–80).

Hicretin III. yılında Kureyş, Müslümanlara karşı kendileriyle ittifâk halinde olan kabilelerden yardım talebinde bulundu. Ebû Süfyan komutasında mücehhez bir ordu Medîne'ye doğru yola koyuldu. Hz. Peygamber (s) önce Medîne'de kalmayı düşündü, fakat sonra Mekke ordusuyla karşılaşmak için şehrin dışına çıkmaya karar verdi. Uhud Dağı yakınlarındaki bir bölgede iki ordu karşı karşıya geldi. Savaş başlangıçta Müslümanların lehine iken Hâlid b. Velîd'in başvurduğu bir hile ve Müslümanlardan bir grubun gafleti sonucunda müşrikler arkadan saldırarak onları öldürdüler. Bu savaşta Hz. Peygamber'in (s) amcası Hamza şehit oldu, Hz. Peygamber (s) ise yaralandı. Hz. Peygamber'in (s) öldürüldüğü dedikodusu Müslümanların moralini bozdu. Müslümanlar üzgün bir halde Medîne'ye döndüler. Bu olayla ilgili olarak nâzil olan ayetler Müslümanlara tesellî vermektedir (Hûd suresi).

Hicretin IV. yılında Medîne etrafındaki kabilelerle birkaç savaş meydana geldi. Bu kabileler yeni dînin menfaâtlerine uymadığını düşünüyorlardı. Aralarında ittifak kurmaları ve Medîne'ye hücûm etmeleri ihtimâli çok yüksek bir ihtimâldi. Recî ve Baur Maûna adı verilen iki olayda Müslüman tebliğcilerin muhtelif kabilelerin savaşçıları tarafından öldürülmeleri söz konusu kabilelerin ittifak kurduklarının ve Hz. Peygamber'in (s) İslâm'ı yayma çabasının göstergesidir (bkz: Taberî, II, 538–42, 545–55; ayrıca bkz: Arnold , 27–8). Bu yılda Hz. Peygamber'in (s) en önemli savaşlarından biri Benî Nazîr adındaki Medîne Yahûdîleri ile yaptığı savaştır. Hz. Peygamber (s) onlarla müzâkere etmek istediyse de Yahûdîler O'nun canına kastettiler. Fakat netîcede Yahûdîler bölgelerinden göç etmek zorunda kaldılar (bkz: Vâkıdî, I, 363 vd.).

Ertesi yıl Hz. Peygamber (s) ve Müslümanlar Şâm sınır boyundaki Devmet'ül-Cundel'e gittiler. İslâm ordusu adı geçen mıntıkaya ulaştığında düşman kaçmıştı. Bunun üzerine İslâm ordusu Medîne'ye geri döndü (bkz: Vâkıdî, I, 402–4; İbn Hişâm, III, 224).

V. yıl sona ermeden büyük bir tehlike Hz. Peygamber (s) ve Müslümanları tehdit etti; Kureyşliler, sürülen Benî Nazîr Yahûdîleri ve antlaşmalı oldukları diğer kabileler Hz. Peygamber'e (s) karşı birlik oluşturdular. Mücehhez bir ordu ile ki, bu ordunun on bin askerden oluştuğu nakledilmiştir, Medîne'ye doğru harekete geçtiler. Hz. Peygamber (s) durumdan haberdâr olunca meşhûr rivâyete göre Selmân-ı Fârisî'nin önerisiyle Medîne etrafına hendek kazılmasını emretti. Böylece Medîne'ye ulaşan küfür ordusu yeni bir savaş tekniği ile karşılaştı ve iki ordunun karşı karşıya saf bağladıkları günler boyunca yalnızca birkaç küçük çatışma meydana geldi. Nihayet on beş gün sonra küfür ordusu sonuç alamadan geri döndü ve Müslümanlar günlük yaşamlarını sürdürmeye devam ettiler (bkz: Vâkıdî, II, 44 vd; Taberî, II, 564 vd.).

Hicretin VI. yılında Müslümanlar, Hz. Peygamber (s) aleyhine birlik oluşturmak üzere olan Benî Mustalak kavmini bozguna uğrattılar (bkz: İbn Hişâm, III, 302 vd.). Aynı yılda İslâm ordusundan küçük birlikler çevre kabilelere gittiler. Hz. Peygamber'in (s) ihtimâm ve gayreti ile Müslümanların birçok problemi bertaraf edildi; Yarımada'nın güneyindeki birçok tâife Hz. Peygamber'e (s) boyun eğdi veya Müslüman oldu. Şimdi Hz. Peygamber'in (s) zihnini meşgul eden tek yer Mekke idi. Hz. Peygamber (s) ve Müslümanlar hac merâsimini icrâ etmek için Mekke'ye gitmeyi karalaştırdılar. Hac niyetiyle yola koyuldular. Kureyşliler, Hz. Peygamber'in (s) girişinin engellenmesi husûsunda görüş birliğine varmışlardı. Onlar Hz. Peygamber'e (s) bir elçi göndererek gözünü korkutmak istediler. Hz. Peygamber (s) savaş niyetinde olmadığını, Allah'ın Evi'nin hürmetini çiğnemeyeceğini bildirdi ve bir süreliğine Kureyşlilerle barış yapmaya dahi hazır olduğunu ekledi. Önce görüş birliğine varamayan Kureyş daha sonra barış antlaşmasını imzalaması için Hz. Peygamber'in (s) yanına bir elçi gönderdi. Bu antlaşmada Hz. Peygamber (s) ile Kureyş arasında on yıllık barış ve ateşkes ilan edildi. Hz. Peygamber'in (s) bir sonraki yıla kadar Mekke'ye girmekten vazgeçmesi şart koşuldu (bkz: Vâkıdî, II, 571 vd.). Rivâyetlere göre ilk Müslümanlardan bazıları bu antlaşmaya tahammül gösteremediyseler de daha sonra onun İslâm'ın yayılmasında ne kadar önemli bir rol ifâ ettiğini anladılar (bkz: Vâkıdî, II, 606–9).

Hz. Peygamber (s) Kureyş ile meselesini halledince VII. yılda çevre ülkelerin yöneticilerini İslâm'a davete başladı. Bu çerçevede Doğu Roma İmparatoru'na, Necâşî'ye, Şam Gassânîlerinin emîri ile Yemâme yöneticisine mektuplar gönderdi (bkz: Taberî, II, 644 vd.). Aynı yılda Hz. Peygamber (s), Hayber Yahûdîlerine karşı zafer kazandı. Hayber Yahûdîleri defalarca Hz. Peygamber'e (s) karşı düşmanlarla işbirliği yapmıştı. Medîne yakınlarında vâki Hayber Kalesi Müslümanların tasarrufuna geçti. Hz. Peygamber (s), her yıl mahsûlün bir kısmını Müslümanlara vermeleri şartı ile Yahûdîlerin o bölgede ziraât ile uğraşmaya devam etmelerini kabul etti. Hz Peygamber (s) Medîne'ye döndü. Fakat bununla birlikte çevre bölgelere birlik ve kervan gönderilmeye devam edildi (bkz: Vâkıdî, II, 633 vd.; Taberî, III, 9 vd.).

VIII. yılda Kureyşliler antlaşmayı bozarak bir gece Müslümanlarla antlaşmalı olan bir tâifeye saldırdılar. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s) büyük bir ordu ile Mekke'ye hareket etti ve geceleyin Mekke dışına karargâh kurdu. Müşriklerin ileri geleni Ebû Süfyan, Hz. Peygamber'in (s) amcası Abbâs'ı aracı kılarak O'nun yanına gitti ve İslâm'ı kabul ettiğini söyledi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s) onun evini güven yeri ilan etti (bkz: Vâkıdî, I, 817 vd.). İslâm ordusu herhangi bir direnişle karşılaşmadan Mekke'ye girdi ve Hz. Peygamber (s) girer girmez genel af ilan etti. Kâbe'ye vârit oldu ve içini putlardan temizledi. Daha sonra Safâ tepesine çıktı ve halk orada O'nunla bîatleşti (bkz: Taberî, III, 61–2; ayrıca bkz: Guillaume, 50–1). Hz. Peygamber'in (s) Mekke'de ikâmete başlamasının üzerinden on beş gün geçmeden Arap Yarımadası'nın nüfûz sahibi Müslüman olmamış tâifeleri Hz. Peygamber'e (s) karşı ittifak kurdular. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s), büyük bir ordu kurarak Mekke dışına çıktı. Huneyn adı verilen bölgeye ulaştığında bölgeye daha önce gelip gizlenen düşmanlar ok atmaya başladılar. Ok yağmuru o kadar şiddetli idi ki Müslümanlar geri çekildi; çok az savaşçı meydanda kaldı. Fakat daha sonra kaçanlar da geri dönerek düşman ordusuna hücum ettiler ve birçoğunu öldürdüler (bkz: Vâkıdî, III, 885 vd.).

IX. yılın yaz mevsiminde Hz. Peygamber'e (s) Rumların bir ordu hazırladıkları ve Medîne'ye saldırma niyetinde oldukları haberi ulaştı. Hz. Peygamber (s) ve Müslümanlar karşı koymak için Tebûk'e kadar gittiler. Fakat orada savaş vukû bulmadı. Hz. Peygamber (s) o bölgedeki kabilelerle antlaşma yaparak Medîne'ye geri döndü (bkz: İbn Hişâm, IV, 159 vd.). Tebûk Gazvesi adıyla anılan bu olaydan sonra İslâm Arap Yarımadası'nda daha hızlı bir biçimde yayılmaya başladı. Muhtelif kabilelerin temsilci heyetleri Medîne'ye gelip Hz. Peygamber'den (s) İslâm'ı öğrenerek Müslüman oldular.

Heyetler Yılı [ senet'ül-vufûd ] adı verilen X. yılda Hz. Peygamber (s) Medîne'de kaldı ve temsilci heyetleri kabul etti. Aynı yılda Hz. Peygamber Hıristiyanlarla da antlaşma yaptı, hacca gitti ve hac dönüşünde Gadîr-i Hum adı verilen bölgede Hz. Alî'yi (a) kendisinden sonra Müslümanların “mevlâsı” olarak ilan etti (bkz: Bilâzûrî, Ensâb , II, 108–11).

XI. yılın başlarında Hz. Peygamber (s) hastalandı ve ardından vefât etti. Hz. Peygamber'in (s) hastalığı ağırlaşınca minbere çıkarak Müslümanlara birbirlerini sevmeyi tavsîye etti. Üzerinde hakkı olan varsa hakkını almasını veya helâl etmesini istedi. Birisine kötü davrandı ise telâfî için hazır olduğunu buyurdu (bkz: İbn Sa‘d, II, 255). Hz. Peygamber (s), XI. yılın Safer ayının 28'inde veya bir başka rivâyete göre aynı yılın Rebîü'l-Evvel ayının 12'sinde 63 yaşında iken vefât etti. Vefât ettiğinde çocuklarından yalnız Hz. Fâtıma (a) hayatta idi. Diğer çocukları, ezcümle Hz. Peygamber (s) vefât etmeden bir iki yıl önce dünyaya gelen İbrâhîm, Hz. Peygamber (s) hayatta iken vefât etmişlerdi. Hz. Peygamber'in (s) mübârek bedenini Hz. Alî (a) ve ailesinden birkaç kişi yıkadı, kefenledi ve bugün Medîne Mescidi'nde vâki olan evine defnetti.

Hz. Peygamber'in (s) sessiz birisi olduğu, gerekmedikçe konuşmadığı rivâyet edilmiştir. Hiçbir zaman ağzını tamamen açmaz, daha çok tebessüm eder, aslâ yüksek sesle gülmezdi. Birisine doğru dönmek istediğinde tüm bedenini çevirir, temizliğe ve güzel kokuya çok önem verirdi. Öyle ki bir yerden geçtiğinde yoldakiler vücûdundan yayılan güzel kokudan O'nun o yoldan geçtiğini anlarlardı. Sade bir yaşamı vardı; yere oturur, yerde yemek yerdi, kendini diğerlerinden büyük görmezdi. Hiçbir zaman tam doyuncaya kadar yemek yemezdi; birçok durumda, özellikle Medîne'ye gittiği zaman, açlığa tahammül ederdi. Bununla birlikte, ruhbanlar gibi yaşamazdı, dünya nimetlerinden ölçülü bir şekilde istifâde eder, hem oruç tutar hem de ibâdet ederdi. Müslümanlara, hatta diğer dînlerle mütedeyyin olanlara karşı şefkatli, saygılı, affediciydi. Hz. Peygamber'in (s) yaşamını Müslümanlar o kadar benimsemişlerdi ki O'nun yaşamına dair en cüzî bilgileri dahi sîneden sîneye aktarmışlardır. Bugün de Müslümanlar Hz. Peygamber'in (s) yaşamını kendi ideal yaşam tarzları olarak benimsemişlerdir.

İslâm'ın aslî mesajı, peygamberlerin ortak amacı olan tevhîde, tektanrı inancına dönüştür; Hz. Peygamber'in (s) meşhûr hadîsinde kurtuluşa götüren inanç şu şekilde özetlenmiştir: “Allah'tan başka ilah yoktur deyin kurtulun” (Ahmed ibn Hanbel, III, 492). Böyle bir düşünce tarzında, peygamberlerin temel öğretilerinden biri olan “adâletin” (Hadîd, LVII/25) ikâmesi ile renk, ırk, dil vb. gibi bütün beşerî farklılıklar sadece halkların tanınması için bir nişâne olarak telakkî edilmiş, üstünlük ölçütü yalnızca “takvâ” olarak belirlenmiştir (Hucurât, XLIX/13). Hz. Peygamber (s) görevinin bu yönünü tahakkuk ettirmek için küçük bir şehirde tevhîd ve adâlet temeline dayanan bir hükümet teşkil etmiş ve birbiriyle uyuşmayan Hicâz ve Tuhâme kabilelerini bir araya getirerek, onlara “ümmet” olma yolunda ki, bu öğreti temeli Kurân'a dayanan ve bütün Peygamberlerin (a) üzerinde durduğu bir öğretidir (Bakara, II/213), kılavuz olmuştur (Enbiyâ, XXI/92). Her ne kadar Hz. Peygamber (s) öğretisini önce yakınlarına duyurmakla görevlendirilmiş (En'âm, VI/92) ise de başlangıçtan itibaren öğretisi cihanşümul bir öğreti idi (Yûsuf, XII/104). Bazı durumlarda Kur'ân Arap geleneğine karşı tavır almış ve örneğin Arap hamiyetini “cahiliye hamiyeti” (Fetih, XLVIII/26) olarak isimlendirmiş ise de, beğenilen ve kimi zaman da semâvî öğretilere dayanan âdetlere karşı tevhîde yönlendirme ve inhirâfların ıslahı yolunu benimsemiştir.