II. İslamın Temel Öğretileri

 


II. İSLÂM'IN TEMEL ÖĞRETİLERİ:

     

İnanç İlkeleri: Tevhîde, nübüvvete ve meâda inanmak, İslâm dîninin temelini teşkil etmektedir. Öyle ki bu dîne ait şifâhî ve yazılı birikimin tamamı sahip olduğu anlamı bu üç ilkeden birine veya her üçüne borçludur. Buna göre, İslâm'ı kabul eden herkes, kimi zaman karşımıza çıkan görüş ayrılıklarına ve hattâ bazı detay ve yorumlarındaki karşıtlığa rağmen, şu inanç ilkelerini kabul etmekte ve onlar hakkında kuşkuya düşmemektedirler: 1) Allah dünyanın yaratıcısıdır. Sıfat ve fiillerinde tektir; hiçbir ortağı ve şerîki yoktur. 2) Hz. Muhammed (s) Allah'ın elçisi ve resûlüdür; peygamberlerin sonuncusu unvanıyla Allah tarafından gönderilmiştir. Kur'ân-ı Kerîm Allah'ın O'na vahyettiği sözlerden oluşmaktadır. Meâd veya Kıyâmet Günü şüphesiz vukû bulacaktır. O gün ilâhî mahkemede iyi ve kötü amellerin hesabı sorulacak, netîcede iyiler cennete, kötüler cehenneme gideceklerdir.

İnanç ilkeleri [ usûl-i itikâdî ] terimi Kur'ân'da geçmemektedir. Altı sahîh hadîs kitabında ve Bihâru'l-Envâr 'da da söz konusu terim göze çarpmamaktadır [adı geçen eserlerin indeksleri göz önüne alınmıştır]. Bu durum, söz konusu terimin Hz. Peygamber (s) zamanından onlarca yıl sonra, İslâm'ı tek bir düşünsel sistem içerisinde açıklama gayretinde olan Kelâmî ekoller tarafından ortaya konulduğunu göstermektedir. Her hâlükarda inanç ilkeleri terimi İslâm dîninin mâhiyetini ve Müslümanlığı çok net ortaya koymakta, dîndârlık bu üç kavramın birinin yok olmasıyla anlamını yitirmektedir.

a. Teoloji: Kur'ân'ın öğretileri esasınca Allah'ın varlığı açıktır. Kur'ân Allah eksenli bir dîni gündeme getirmekle ve yer yer Allah'ın ve fiillerinin varlık dünyasındaki yansımalarından söz etmekle birlikte bu ilâhî kitapta “Allah'ın varlığının ispatı” olacak herhangi bir cümleye rastlanmamaktadır (bkz: Tâbâtâbâî, I, 395). “Böylece Allah'ın varlığı apaçık ortadadır ve bunda hiçbir şüphe yoktur” (İbrâhîm, XIV/10). O'nun nişâneleri dünyayı öylesine kaplamıştır ki en basît yaratıklar üzerinde birazcık düşünmek gaflet uykusundaki insanı Yaratıcı'ya ulaştırmak için yeterli olacaktır (Bakara, II/164; Gâşiye, LXXXVIII/17–22). Allah'ın mârifeti insanın fıtratından kaynaklanır; Allah kendi mârifetini fıtrî bir biçimde insanın benliğine yerleştirmiştir (Hûd, XI/ 51; Rûm, XXX/30). Allah'ı tanıyan yalnızca insanlar da değildir; Allah ister canlı ister cansız olsun hiçbir yaratık için müphem değildir. Yaratılan her şey onu tesbîh ve takdîs etmektedir ki övgü, övenin övüleni tanıdığı zaman anlam kazanmaktadır (Nûr, XXIV/35; İsrâ, XVII/44).

İslâm öncesi Araplarının bir yaratıcının varlığını kabul ettikleri, ona Allah adını verip bir şekilde O'na taptıkları bilinmektedir. Ona yemin etmekte (Enâm, VI/109; Nahl, XVI/38); O'nu yağmuru yağdıran ve genel anlamıyla yeryüzündeki tüm canlılara hayat veren olarak görmekteydiler. Zorluk anında O'na sığınıyor, O'nun yaratıcılık gücüne sahip olduğunda şüphe duymuyorlardı (Yûnus, X/22; Nahl, XVI/53; Ankebût, XXIX/61, 63; daha fazla bilgi için bkz: İzutsu, 123–6). Zâtî Tevhîde, dünyanın tek bir kaynağı olduğuna inanıyorlar, fakat terim anlamıyla fiilî ve sıfatî tevhîdi kabul etmiyorlardı. Bu bakımdan onlar müşriktiler. Diğer bir ifâdeyle Allah ile birlikte kimi zaman soyut, kimi zaman somut [put] tanrılara da inanıyorlardı. Câhiliye Araplarının taptıkları sayısız tanrının tarihsel kökeni İbn Kelbî'nin Kitabu'l-Esnâm 'ının konusudur. Hubel, İsâf ve Nâile en meşhûr putlarıydı. Kur'ân'da sekiz putun adı geçmektedir: Lât, Uzzâ, Menât, Vede, Suvâ, Yegûs, Yâûk ve Nesr. Yegûs ve Yâûk Kâbe'nin yanına, Hubel damına ve İsâf ile Nâile Safa ve Merve'ye yerleştirilmişlerdi (bkz: Tâbâtâbâî, X, 285–7; daha detaylı bilgi için bkz: İnâyetullah, 179–90). Bu inançtaki müşriklerin yanı sıra Allah'ın kız ve erkek çocuğa sahip olduğuna inanan başka bir grup müşrik vardı. Bunlar, örneğin, Hz. Îsâ'nın Allah'ın oğlu, hattâ kendisi olduğuna veya meleklerin ya da bir kısım cinlerin veyahut bazı azizlerin Allah'ın çocuğu olduğuna inanıyorlardı (Mâide, V/ 72–3; Bakara, II/116; Yûnus, X/68; ayrıca bkz: Tâbâtâbâî, XV, 61–2).

Kur'ân farklı tâbirlerle şirk ve tevhîde aykırı diğer inançlarla mücâdele etmektedir. Kur'ân, müşriklerle varlık dünyasının kaynağının birliği veya çokluğu husûsunu tartışmaz; zirâ müşrikler Onun bir olduğuna inanmakta ve ortağı olmadığını kabul etmekteydiler. Asıl tartışma, tapınılacak tanrı üzerinde yoğunlaşır. Müşrikler dünyanın yönetiminin Allah'a yakın yüce varlıklara bırakıldığını, Allah katında şefaâte ermek ve O'na yakınlaşmak için onlara tapmaları gerektiği düşüncesindeydiler. Onlara göre Tanrılar arasında bir hiyerarşi söz konusuydu ve Allah tanrıların tanrısı ve her şeyin yaratıcısı idi (Zuhruf, XLIII/9, 87; Zümer, XXXIX/3, 38). Kur'ân sürekli bir şekilde şirk inancını sorgulamakta ve peygamber kıssalarını konu ettiği yerlerde tüm peygamberlerin bu hedef doğrultusunda hareket ettiklerini bildirmektedir. İslâm Peygamberi (s) de kendi sırası geldiğinde hikmet, nasihat ve yapıcı tartışmalarla müşrikleri tevhîd inancına davet etti. Fakat onların bu davete verdiği karşılık alaydan, fitneden ve işkenceden başka bir şey olmadı. Müşrikler davetin başladığı ilk yıllarda Hz. Peygamber (s) ve ashâbına o kadar baskı uyguladılar ki sonunda bir grup Mekke'den Habeşe'ye hicret etmek zorunda kaldı. Daha sonrasında ise onlarla Hz. Peygamber (s) arasında kanlı savaşlar vücûda geldi.

İslâm çoktanrıcılık inancının kökten kazınmasına ve yok edilmesine çok fazla önem vermektedir. Kur'ân her türlü şüpheyi yok etmek için müşriklerin inancının temelsizliğini gösteren birçok istidlâle başvurmuştur. Biz burada bunlardan sadece bir tanesini zikredeceğiz: Eğer Allah'ın yanında başka tanrıların olduğu ileri sürülür ise bu tanrıların zât bakımından muhtelif olmaları ve gerçeklik açısından birbirlerinden ayrı olmaları îcâp eder. Bunun netîcesinde yönetim [ tedbîr ] de birbirlerinden farklılık arz edeceklerdir. Yönetim birbirine benzemeyeceği için de âlemin düzeni bozulacaktır. Fakat mevcût düzen, bir hedefe ulaşma noktasında tüm parçaları birbiriyle uyum gösteren bir mekanizmadır. Bu bakımdan âlemde bir yönetim ve netîcede de bir tek Tanrı vardır (Enbiyâ, XXI/22).

Kur'ân sürekli olarak Allah'a tevekkülü, O'na îmânı, O'nun yönetimini kabulü, O'nun yolunda sevmeyi veya sevmemeyi ve amellerde ihlâsı tavsîye etmektedir. Ayrıca, O'ndan başkasına dayanmaktan ve zâhirî sebeplere güvenmekten sakındırmaktadır. Bu yüzden birisi, bir kimsenin veya bir şeyin ayrıntıda dahi olsa Allah'tan bağımsız olduğunu veya O'na ihtiyâcı olmadığına inanırsa müşrik sayılmaktadır. Buna göre şirkin derece ve mertebeleri olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu mertebelerin bir kısmı açık iken bir kısmı gizlidir. Gizli şirke bir örnek Allah'tan gâfil olmak ve O'ndan başkasına yönelmektir. İhlâs sahiplerinden [ muhlisîn ] başka herkes bu şirkin tuzağındadır (Yûsuf, XII/106; ayrıca bkz: Tâbâtâbâî, II, 202–3, XI, 275–6). Amelî şirk de şirk mertebelerinden birisidir. Kişi amelini, sevâp için değil de kendini hoşnut etmek veya bir makâma ulaşmak vb. gibi amaçlarla yaptığında amelî şirke bulaşmış olur (bkz: Tâbâtâbâî, IV, 354). Hevâ ve hevese uymak da bu tür bir şirktir (Câsiye, XLV/23).

Şirkin her mertebesine karşı tevhîdin de bir mertebesi vardır. Tevhîdin en yüksek mertebesi kulun Allah'ın zikrinden hiçbir zaman gaflete düşmemesidir. Amelî tevhîd, kulun amellerini Allah'ın rızâsını ve uhrevî sevâbı kazanmak için yerine getirmesinden ibârettir.

Tevhîde ilişkin konulardan bir diğeri Allah'ın isim ve sıfatları konusudur. Bu konuda birçok görüş ayrılığı ve etraflı tartışmalar vardır (örn. bkz: İbrâhîmî, birçok yerde). Bütün isimlerle ilgili olarak ortaya çıkan sorun şudur: İsimler insanlar tarafından ortaya çıkarılmış olup misdâk açısından eksiklik ve ihtiyâçtan berî değillerdir. Cisim, renk ve miktar gibi isimlerin eksiklik ve ihtiyâç içeren anlamları hiçbir şekilde olumsuzlanamaz iken ilim, hayat ve güç gibi isimlerde söz konusu anlamlardan ayrı bir anlam düşünülebilir. Bu bağlamda insan açısından ilim, bir şeyin hâriçteki sûretinden maddî araçlar aracılığıyla o şeyi kavramak; güç, kaslarda mevcût güçten yararlanarak bir işi yapmak; hayat ise bilgi ve güç birikiminden faydalanmak anlamlarına gelmektedir. Allah'ı bu şekilde sıfatlandırmak doğru değildir. Fakat eğer bu özellikler sahip oldukları maddî anlamlarından soyutlanır ve ilim, her şeyi ihâta etmek; güç, her şeye vücûda getiren kaynak ve hayat, ilme ve güce sahip olmak şeklinde yorumlanır ise Allah'ın bu sıfatlarla sıfatlandırılmasında bir sakınca yoktur. Diğer taraftan akıl ve nakil bütün kemâl sıfatların O'na ait olduğunu ve O'nun bu sıfatlarla yaratıklarını feyizlendirdiğini işâret etmektedir. O halde Allah kendi mukaddesliğine yaraşır biçimde örneğin kâdir, âlim, diri, duyan, işten ve görendir. Sonuç olarak zikrolunan sıfatlar gibi birtakım ilâhî sıfatlar subûtî anlamı ifâde etmekte ve kemâl anlamı içermektedirler. Diğer bazıları ise selbî anlam içermektedirler. Subbûh ve kuddûs gibi bu anlamı içeren sıfatlar Allah'ı her türlü eksiklik ve ihtiyaçtan tenzîh etmektedir. Bu sebeple Allah'ın sıfatlarını selbî ve subûtî olmak üzere ikiye ayırmışlardır. Yine başka bir taksîmde Allah'ın isim ve sıfatları zâtî ve fiilî olmak üzere ikiye ayrılmıştır: Zâtî sıfatlar hayat, kudret ve ilim gibi Allah'ın zâtının aynı olan sıfatlardır. Yaratan ve rızık veren gibi fiilî sıfatlar ise gerçekleşmeleri için daha önce bir zâtın farz olunmasını gerektiren sıfatlardır. Buna göre bu sıfatlar ilâhî fiil makâmından çıkmaları anlamında zâta eklenmişlerdir (bkz: Tâbâtâbâî, VIII, 342–52).

b. Kozmoloji: Varlık dünyası sadece duyulabilir [ mahsûs ] dünya ile sınırlı değildir. Kur'ân duyulabilir âleme şehâdet âlemi adını vermiş ve onu gayb âleminin karşıt noktasına yerleştirmiştir (Ra‘d, XIII/9). Kur'ân öğretisinde gaybe îmân o kadar önemlidir ki namaz kılmak, vahye ve ahirete inanmak gibi takvâ sahiplerine mahsûs özellikler arasında sayılmıştır (Bakara, II/3–4). Dolayısıyla gaybı inkâr dîni inkârı beraberinde getirmekte ve insanı bir anda dînden çıkma [ ilhâd ] tehlikesiyle karşı karşıya bırakmaktadır. Gayb, şehâdetin tersine, duyumun algılayamayacağı işleri ifâde etmektedir; Allah ve vahiy gibi. Gayb hazînelerini ve gaybın anahtarını Allah'tan başka kimse bilmemektedir ve gaybın bilgisi sadece Allah'a aittir (Enâm, VI/59). Kıyâmet saatini bilmek bu tür gaybî işlerden birisidir ki Hz. Peygamber (s) ilâhî emir doğrultusunda bu konu hakkında bir şey bilmediğini sarâhatle beyân etmiştir (Arâf, VII/187–8).

İslâm kozmolojisine göre âlemde melek adında varlıklar bulunmaktadır. Kur'ân meleklerden defalarca söz etmiş, fakat Mikâil ve İsrâfil dışında hiçbirisinin adını zikretmemiş, sadece özellikleri ile ilgili genel bilgiler vermiştir (bkz: Meleku'l-Mevt: Secde, XXXII/11; Kirâmen Kâtibîn: İnfitâr, LXXXII/11; Seferetin Kirâmin: Abese, LXXX/15–6). Melekler yüce yaratıklar olup Allah ile şehâdet âlemi arasında aracı rol üstlenmişlerdir. Küçük büyük âlemde vukû bulan her olayın gerçekleşmesinde rol sahibidirler (Tahrîm, LXVI/6; ayrıca bkz: Tâbâtâbâî, XVI, 12–3). Melekler Allah'ın kutsal yaratıkları olup aslâ Allah'ın emrinin dışına çıkmazlar (Enbiyâ, XXI/26–7). İki, üç veya dört kanatları vardır (Fâtır, XXXV/1) ve onlar kanatlarıyla gökyüzünden yeryüzüne ve tam tersi şekilde bir yerden bir yere gidip gelebilirler. Bazı rivâyetlerde onların nûrdan yaratıldıkları geçmektedir. Yine bazı hadîslerde hayret verici derecede büyük oldukları, adede gelmeyen sayıları ve nasıl yaratıldıkları hakkında bilgi bulunmaktadır (bkz: Tâbâtâbâî, XVII, 8–9).

Melekler farklı mertebelere sahiptirler. Her bir mertebe üst ve alt olmak üzere iki dereceye sahiptir. Diğer bir ifâdeyle onlardan bazıları emir vermekte, bazıları ise emri uygulamaktadırlar (Sâffât, XXXVII/164; Tekvîr, LXXXI/19–21). Melekler farklı iş ve vazîfelere sahiptirler. Meselâ rakîb ve ‘atîd insanı gözetlemekle vazîfelidir (Kaf, L/17–8). Bazıları ise kıyâmet gününde günâhkârlara şefaât dileyeceklerdir (Enbiyâ, XXI/28). Çok güçlü ve taş kalpli diğer bir grup melek ise kıyâmette kötüleri cezâlandırmakla görevlendirilmişlerdir (Tahrîm, LXVI/6). Bazı müfessirler meleklerin yokluğa yakın her an değişmeye elverişli cismânî bir maddeden yaratıldıkları görüşündedirler. Meleklerin sûrete ve şekle sahip olduğu yönünde vârit olan hadîsleri bu şekillerin Hz. Peygamber'e (s) göründükleri temessüller olduğunu, kendilerinin cismânî olmadıklarını ileri sürmüşlerdir (bkz: Tâbâtâbâî, XVII/13).

Cin de görülmeyen, bizim duyumlarımıza gizli kalan bir diğer varlıktır. Sözcüğün kökeninin taşıdığı anlam ile bir irtibâtı vardır (bkz: Râgıb, “Cin” md.). Cinler ateşten yaratılmışlardır (Hicr, XV/27; Rahmân, LV/15). Kur'ân muhtelif sûrelerinde cinlerden söz eder. Onların olağanüstü işlerinden ve hareketlerindeki ivedilikten bahseder (Neml, XXVII/39). Cinler, irâde, duygu ve erkeklik-dişilik gibi bazı insanî özelliklere sahiptirler (Cin, LXXII/1, 6). Mükellef olduklarından mümin-kafir, Sâlih-tâlih vb. diye gruplara ayrılırlar (Cin, LXXII/11, 14). Yaşam ve ölüme mahkûmdurlar, onlar için haşr ve kıyâmet de vardır (Cin, LXXII/15- 6).

Şeytânlar cinlerin bir türüdürler. Şeytân sözcüğü genel bir isim olarak insan, cin ve hayvanların mütekebbir ve serkeş olanları ile şer kaynağı tabîat üstü varlıklara ıtlâk olunur. Özel isim olarak Şeytân veya İblîs cinler tâifesinden çocuklara ve bir kabîleye sahip bir meleğin ismidir (Kehf, XVIII/50). O, meleklerle birlikte ilâhî dergâhta yakınlaştırılanlar [ mukarrebîn ] arasında iken kendisini ateşten yaratıldığı için topraktan yaratılan Âdem'den üstün görerek (Bakara, II/34; Sad, XXXVIII/75–6) Allah'ın Âdem'e secde edin emrinden yüz çevirmiş ve böylece melekler zümresinden atılmıştır. Bu amelinden dolayı lânetlenen Şeytân sürülen [ racîm ] lakabını almıştır. Sonra Allah'tan azâbının kıyâmete bırakılması için mühlet talep etmiş, Allah da isteğini kabul etmiştir. Bunun üzerine izzetine yemîn ederek Allah'a kullarını saptıracağını söylemiştir (Sad, XXXVIII/77–83). Buna göre Şeytân insanların yemînli düşmanıdır. Âdem ve Havvâ'nın aldanıp cennetten çıkarılmalarına da o sebep olmuştur (Bakara, II/36). Tüm bunlarla birlikte Şeytân insanları kötü bir işe zorlayamaz, sadece davet eder. Kıyâmette kötü amellerinden hesap verecek olan insanların kendisidir (İbrâhîm, XIV/22).

Kur'ân'ın göğün ve yerin yaratılışı ile ilgili ayetlerinden çıkan sonuca göre bu ikisi yokluktan yaratılmamışlardır. Bir maddenin yoğunlaşarak patlaması sonucunda ortaya çıkan parçalardan iki günde veya iki zaman diliminde bugünkü yeryüzü vücûda gelmiştir. Göklerin yaratıldığı arketip ise dumandır. Bu gökler arasında atmosfer yıldızlarla kaplıdır. Kur'ân'da diğer altı gök hakkında bilgi yoktur. Bazı ayetlerden meleklerin gökte oldukları, göğün kâfirlere kapalı olan ve rızkın indiği kapıları olduğu anlaşılmaktadır (Tâbâtâbâî, X, 150–1; XVII, 369–70).

c. Nübüvvet: Nebî sözcüğü nebâ' sözcüğünden türetilmiştir. Gaybden haber vermesinden ötürü peygambere nebî denilmiştir. Kur'ân bu gaybî idrâke vahiy, idrâk edene nebî veya resûl demektedir. Vahiy, Allah'ın insanla konuşmasından ibâret olup, nübüvvet bu temel üzere kurulmuştur (Nisâ, IV/163). Vahiyden maksat halkı korkutmak; özellikle Kıyâmet Günü'nden korkutmaktır. Kıyâmet Günü ile ilgili olarak bir korkutma olmasaydı hiçbir dînî davet başarıya ulaşamazdı (Şûrâ, XLII/7; ayrıca bkz: Tâbâtâbâî, XVIII, 17). Vahiy veya peygamberlerin bâtınî şuûru hiçbir zaman değişime ve bozulmaya uğramaz. Bu sebeple onların tamamı mâsumdurlar. İsmet üç türlüdür: Vahyin alınmasında hatâdan mâsum olmak, vahyin iletilmesinde hatâdan mâsum olmak ve günahtan; yani kulluk hürmetinin çiğnenmesine ve ilâhî emirden yüz çevirmeye sebep olan her şeyden mâsum olmak. Her hâlükarda mâsum insanda onu hatâ ve günah gibi uygunsuz işlere müptelâ olmaktan alıkoyan bir şey vardır (Tâbâtâbâî, II, 134).

Peygamberlerin bir diğer özelliği mucize göstermektir. Diğer bir ifâdeyle Kur'ân, tabîat âleminde görülen olaylara yabancı birtakım hâdiselerden bahsetmektedir. Bunlar Kur'ân'ın Nûh, Hûd, Sâlih, İbrâhîm, Lût, Dâvûd, Süleymân, Mûsâ, Îsâ ve Muhammed (s) gibi peygamberlere nispet ettiği mucizelerdir (Tâbâtâbâî, I, 74). Peygamberler arasında dereceler vardır: “Resûl” kendisine vahiy meleği nâzil olan, vahiy meleğini gören ve onunla konuşan kişidir. Fakat “nebî” vahiy meleğini rüyâsında görür ve Allah ona rüyâda vahyeder (Tâbâtâbâî, XIV, 391). Bu meyânda ulû'l-azm peygamberler [Nûh, İbrâhîm, Mûsâ, Îsâ ve Muhammed (s)] özel bir fazîlete sahiptirler. Bu beşinden her biri şerîat ve kitaba sahiptir (Ahkâf, XXVI/35; Ahzâb, XXXIII/7, Şûrâ, XLII/13; Alâ, LXXXVII/19; Mâide, V/51). Fakat İslâm peygamberi Hz. Muhammed'in (s) bütün peygamberler arasında ayrı bir konumu vardır. Arâf sûresinin yüz elli yedinci ayeti Hz. Muhammed'in (s) beş özelliğini işâret etmektedir: O, resûl, nebî ve ümmî idi ve insanları iyiliğe davet edip, kötülüklerden sakındırıyordu. İnsanların iyiliklere ulaşmasına mâni olan engelleri ortadan kaldırıyordu. İnsanlara getirdiği dîn ve kitapla iyiliğe emir ve kötülükten nehye hayat rûhu bağışladı ve bu kalıbı Allah yolunda malla ve canla yapılan bir davete dönüştürdü. İslâm insan yaşamına ait işleri ele alan ve bunları temiz ve kirli şeklinde ikiye ayıran tek dîndir. İlk gruptakilere helâl ve ikinci gruptakilere harâm adını vermiştir. İslâm, daha önce kitap ehline, özellikle Yahûdîlere gönderilen tüm zor hükümleri nesheden bir dîndir (Tâbâtâbâî, VIII, 280–8).

İslâm Peygamberi'nin (s) bir başka özelliği kendisinin peygamberlerin sonuncusu, getirdiği dînin ise dînlerin sonuncusu olmasıdır (Ahzâb, XXXIII/40). Bu şu anlama gelmektedir: İslâm hiçbir zaman nesh olmayacak ve şerîatı her zaman için geçerliliğini koruyacaktır. Bireysel ve toplumsal yetkinlik Kur'ân'ın beyân ettiği ölçüdedir ve yasa biçiminde şerîat koymuştur (Tâbâtâbâî, II, 132–3). Hz. Peygamber'in (s) canlı ve kalıcı mucizesi Kur'ân'dır. Kur'ân İslâm'ın en orijinal kaynağıdır. Kur'ân İslâm'ın en temel esaslarını; inanç ilkeleri ile bu ilkelerden neşet eden ferî inançları şâmildir. Ayrıca, güzel ahlâkı ve dînî yasayı beyân etmektedir. Kendi ifâdesiyle diğer tüm dînlerden daha iyi bir dîne davet etmekte, beşeriyete yol göstermektedir (İsrâ, XVII/9). İslâm dîni içerisinde birtakım ihtilaflar olmuş ve mezhebî ayrılıklar vücûda gelmiş olsa da bütün Müslümanlar Kur'ân'ın kutsallığı husûsunda tereddüt etmemektedirler. Buna göre İslâm içerisinde ortaya atılan tüm tezlerin değerlendirilmesinde Kur'ân en güvenilir kaynaktır.

Kur'ân'ın nüzûlü iki şekilde olmuştur: Bir defada [ def'î ] ve zamanla [ tedrîcî ]. Kur'ân'da “inzâl” sözcüğünün geçen yerlerde bir defada vukû bulan nüzûl, “tenzîl” sözcüğünün geçtiği yerlerde ise zamanla vukû bulan nüzûl kastedilmektedir. Bir defada vukû bulan nüzûlden maksat yirmi üç yıl zarfında nâzil olan Kur'ân'ın gaybî bir hakîkate dayandığı ve bu hakîkatin bir defada Hz. Peygamber'e (s) nâzil olduğu olabilir (Duhân, XLIV/2; Bakara, II/ 185; Kadir, XCVII/1; Tâbâtâbâî, II, 15–9).

Kur'ân'la ilgili olarak gündeme gelen konulardan bir tanesi de tahrîf meselesidir. Müslümanların akîdesine göre Kur'ân'da hiçbir tahrîf olmamıştır. Bugün elimizde mevcût olan Kur'ân, vahiy kâtiplerinin Hz. Peygamber'den (s) duyup yazdıklarının aynısıdır (bkz: Hicr, XV/9; Fussilet, XLI/42).

Kur'ân'ın başka bir özelliği zâhir ve bâtına sahip olmasıdır. İslâm hiç kimsenin dînî öğretilerden mahrûm kalmasını istemediğinden (Âl-i İmrân, III/195; Hucurât, XLIX/13) Kur'ân öğretilerinin herkesin anlayabileceği sâde bir dille beyân etmiştir. Bu metodun kullanımı tabiî olarak, cümlelerin zâhirinin duyumsanabilir türden anlamları ilkâ etmesini ve zâhirin ardında gizli olan manevîyatın kendisini muhtelif anlayışlara göre âşikâr etmesi netîcesini beraberinde getirecektir. Bu metodun başka bir netîcesi ise Kur'ân'ın beyânlarının sahip oldukları bâtınlar nispetince mesel; yani ilâhî maârifin anlayışlara yakınlaşması için verilen misâller olma özelliği kazanmalarıdır (İsrâ, XVII/89; Ankebût, XXIX/43; ayrıca bkz: Tâbâtâbâî, I, 58–60).

Kur'ân'ın bir diğer özelliği muhkem ve müteşâbih ayetlere sahip olmasıdır. Müteşâbih, delâlet ettiği anlamda bağımsız olmayan, muhkem ayete ircâ edildiğinde anlamı açıklığa kavuşan ayettir. Aslında Kur'ân'ın bütün ayetleri hem muhkem hem de müteşâbihtir (Hûd, XI/1; Zümer, XXXIX/23; Âl-i İmrân, III/7). Bazı hadîslerden muhkem ve müteşâbihin göreceli oldukları anlaşılmaktadır. Bu, bir ayetin birisi için muhkem iken, bir başkası için müteşâbih olabiliceği anlamına gelmektedir (Tâbâtâbâî, III/31–44). Kur'ân'ın diğer bir özelliği de te'vîl ve tenzîle sahip olmasıdır. Te'vîlden maksat Kur'ân'ın kendisine döndüğü emirdir; tenzîl ise ayetin kelime kelime oluşudur. Arâf sûresinin elli üçüncü ayetinde Kur'ân'ın te'vîli olduğu bildirilmiştir.

d. Meâd: Meâda inanmak İslâm'ın temel inançlarından biridir. Meâdı inkâr etmek emir ve nehyi; vaad ve vaîdi; nübüvvet ve vahyi inkârı, dolaysıyla da ilâhî dînin tamamını inkârı gerektirir. Kur'ân ayetlerinin dörtte biri farklı şekillerde meâdla ilgilidir; ayetlerin bir kısmında kâfirlerden bahsedildiğinde, her ne kadar onlar tevhîde ve nübüvvete inanmamış olmakla bu sıfatı almış olsalar dahi, onların ahirete inanmamalarından söz edilmekle yetinilmektedir (İsrâ, XVII/10). Buradan bir kişi Allah'ın birliğine ve diğer inanç ilkelerine inansa, fakat meâdı inkâr etse dîn açısından hiçbir itibâra sahip olmadığı anlaşılmaktadır. Bu sebeple Sâd sûresinin (XXXVIII) 26'ncı ayetinde Hesap Günü'nü unutmak, dalâletin temel faktörü sayılmıştır (Tâbâtâbâî, X, 13, 15; XIII, 48–9). Ayrıca, Müslüman bir bireyin sâlih amelleri ahirete inandığı sürece netîce verir. Ahirete inanmayan birisinin tüm amelleri netîcesiz kalacak ve beyhûde olacaktır (Neml, XXVII/53; Arâf, VII/147). Ecel ve ölüm ahiret yurduna ulaşmanın ilk merhalesidir. İnsanın eceli, hayatının son bulmasıdır. İnsan öldüğünde yok olmamakta, dünyadan başka bir âleme geçiş yapmaktadır. Ölüm Allah'a dönüş zamanıdır ve Allah'ın veya meleklerin nefsi/rûhu bedenden ayırıp almasıyla gerçekleşir (Zümer, XXXIX/42; Secde, XXXII/11; Enâm, VI/61).

İnsan öldükten sonra berzah âleminde yeni bir yaşama başlar. Berzah âlemi, insanın ölümü ile Kıyâmet arasındaki merhaledir (Mü'minûn, XXIII/100). Bazı ayetlerden çıkan sonuca göre insanlar dünyadaki amellerinin netîcesi olan saâdet veya şekâvet hasebince berzah âleminde azaba uğratılacak veya ödüllendirileceklerdir (Hûd, XI/105-8; Mü'min, XL/46; Âl-i İmrân, III/170). Kıyamet Sûr'un üfürülmesiyle başlayacaktır. Sûr'un iki türlü sesi vardır: Öldüren ve dirilten. Sûr'un ilk üfürülüşünde Allah'ın dilediği bir grubun dışında yeryüzünde ve gökyüzünde ne varsa hepsi ölecektir (Zümer, XXXIX/68). Bu birinci üfürülüşün ardındandır ki dünya düzeni bozulacak ve yer ve gök parçalanacaktır (Hâkka, LXIX/13–5). Kıyâmet'in başlangıcı birtakım büyük ve korkutucu hâdiselerle eşzamanlı olacaktır: Güneş'in ve yıldızların sönmesi, depremlerle yerin yarılması, dağların patlaması vb. Hadîslerde bu tür olaylar “işrâtu's-saat” adıyla geçmektedir. Kıyâmet Günü'nde dünya düzeni değişecek, dünyaya yeni bir düzen hâkim olacaktır. Kur'ân'da ve hadîslerde ahiret hayatının dünya hayatından çok farklı olacağı anlatılmaktadır. İkinci defa Sûr'a üflendiğinde insanlar kabirlerinden çıkacak (Yasin, XXXVI/48–52) ve gruplar halinde koşarak Allah'a doğru gidecekler (Yasin, XXXVI/51), korku dolu bir halde olacakları bekleyeceklerdir (Zümer, XXXIX/68). Burada bütün her şey anlamını yitirecektir: Varlık (Hâkka, LXIX/28), akrabalık (Abese, LXXX/34), dostluk (Duhân, XLIV/41) ve benzeri hiçbir şey (Şûrâ, XLII/47) fayda sağlamayacaktır. Perdeler kalkacak, gayb ve şehâdet âlemi bir olacaktır (Kaf, L/22; Târık, LXXXVI/9; Mü'min, XL/16)z

Sadece insanın rûhunun mahşer günü hâzır bulunacağına inananların aksine insanın bedeniyle Kıyâmet Günü'nü idrâk edeceğine dair çok sayıda ayet ve hadîs mevcûttur (bkz: İnfitâr, LXXXII/4; Hac, XXII/7). Arâf sûresinin (VII) 8 ve 9'uncu ayetleri açıkça Kıyâmet Günü'nde insanların amellerinin tartılacağını ve iyiliklerin ağır, kötülüklerin hafif geleceğini beyân etmektedir. Bunun böyle olmasının sebebi belki iyiliğin kalıcı, kötülüğün geçici olmasıdır (Ra'd, XIII/17). Ameller o gün ilâhî adâlet terazisinde tartılacaktır (Enbiyâ, XXI/47). Adâlet terazisinde amelleri ağır gelenlerin kurtulanlardan olacakları ve cennete gidecekleri, buna mukâbil amelleri hafif gelenlerin ise ateşe girecekleri açıktır (Mü'minûn, XXXIII/102–6).

İsrâ sûresinin (XVII) 13 ve 14'üncü ayetlerinde bildirildiğine göre insanın bütün amelleri bir kitapta kaydedilmiş ve boynuna asılmıştır. Herkes bu amel defterinde yazılanlar esasınca hesaba çekilecektir. Diğer bir ifâdeyle insanın mutluluk veya mutsuzluğuna sebep olacak şey kendi yanındadır ve hiçbir zaman ondan ayrılmaz. Bu kitap dünyadaki kitaplar benzeri bir kitap olmayıp bazı özelliklere sahiptir. Bu cümleden olarak insanın dünyada yaptığı amellerin hakîkatini içermektedir; orada küçük büyük her amel kaydedilmiştir. Böylece ilâhî mahkemede ameller insanın gözü önünde cisimlenecek, bu da inkâr ve bahane yollarını kapatacaktır (Kehf, XVIII/49; Âl-i İmrân, III/30; ayrıca bkz: Tâbâtâbâî, XIII, 54–5).

Sırât, Kıyâmet merhalelerinin bir başkasıdır. Sırât, cehennem üzerine veya içine döşenmiş bir yoldur (Nisâ, IV/168–9; Sâffât, XXXVII/22–5). Bu yol cehennemi baştanbaşa kaplamıştır ve iyi-kötü her insan onun üzerinden geçecektir (Meryem, XIX/68–72). Elbette Allah takvâ sahiplerini kurtaracak ve günahkârları cehenneme gönderecektir. Bütün günahkârların cehenneme gitmeyeceklerini ve bütün cehennemliklerin sonsuza dek orada kalmayacaklarını da hatırlatalım. Son merhalede günahkârlara şefaât edilecektir. Peygamberler ve melekler tarafından gerçekleşen bu şefaât cehenneme gidip orada bir müddet kalan insanları da kapsayacaktır (Tâbâtâbâî, I, 162–83). Netîcede cehennem veya cennetteki bütün insanlar geçmişteki, dünya hayatındaki amellerinin karşılığını göreceklerdir (Yasin, XXXVI/54). Cennet Kur'ân'da teşbîh ve temsîller yoluyla anlatılmıştır (Ra'd, XIII/35; Muhammed, XLVII/19). Bunlar insanın değer verdiği ve itibar ettiği şeylerle örtüşmektedir; yücelik, güzellik, hissî lezzetler, güzel yüzlülerle oturup kalkmak gibi. Cehennem ise insan doğasının beğenmediği ateşte yanmak, ölüm ile yaşam arasında kalmak (Ta-Ha, XX/74), kaynar su içmek vb. gibi sıfatlarla anlatılmıştır.

BİBLİYOGRAFYA: Kur'an ; İbrâhîmî-i Dînânî, Gulâmhuseyn, Esmâ ve Sıfât-ı Hakk Teâlâ , Tahran 1375 h.ş.; İnâyetullah, “Tefekkur-i A'râb der Devrân-ı Câhiliyet”, trc: Huseyn Mâsûmî-i Hamedânî, Târîh-i Felsefe der İslâm , Ed. M. Muhammed Şerîf, Tahran 1362 h.ş., I; İzutsu, Toshihiko, Hudâ ve İnsan der Kur'ân , trc: Ahmed Arâm, Tahran 1368 h.ş.; Râgıb Isfahânî, Huseyn, Mufredâtu Elfâzi'l-Kur'ân , neşr: Saffân Adnan Dâvûdî, Dımaşk; Tâbâtâbâî, Muhammed Huseyn, el-Mîzân , Beyrut, 1973.

Nâsır GOZEŞTE