İlk Halîfeler

 


İlk Halîfeler:

  

Hz. Peygamber'in (s) vefâtına yakın dönemde dağınık Arap tâifeleri bir araya gelmiş, tek bir hükümete bağlanmışlardı. Bu hükümet, Hz. Peygamber'in (s) vefâtından sonra ashâbından “Resûlullah'ın (s) halîfeleri” adını alan kimseler tarafından idâre edildi. Hz. Peygamber'in (s) vefâtından sonra nüfûz sahibi sahâbîlerden dört kişi halîfe oldu. Sonraki dönemlerle karşılaştırıldığında söz konusu otuz yıldaki uygulamalar Hz. Peygamber'in (s) sünnetine daha yakındı. Bu dönemin en bariz özelliği hilâfetin henüz irsî bir şekle dönüşmemesiydi. Söz konusu dönemde halîfe olan dört kişi daha sonraları “râşit halîfeler” [ hulefâ-i râşidîn ] adıyla anılmışlardır. Fakat bu dönemin bitmesiyle durum farklı bir boyut kazandı; henüz hicrî I. yüzyılın ilk yarısı sona ermeden câhiliye döneminin bazı âdetleri tekrar gün yüzüne çıktı.

Hz. Peygamber'in (s) ilk halîfesi olan Ebû Bekr birçok sorunla yüz yüze geldi. Hilâfetinin ilk günlerinde hayatının son günlerinde iken Hz. Peygamber'in (s) Rum sınırlarına göndermeye niyetlendiği Usâme b. Zeyd komutasındaki orduyu görevini yerine getirmesi için gönderdi (bkz: Taberî, III, 223 vd.). Diğer bir sorun, Hz. Peygamber'in (s) vefâtından sonra O'nun halîfesine zekât ödemeyi kabul etmeyip isyan eden kabilelerdi. İslâm tarihinde Ridde Savaşları adıyla anılan bu isyanlardan bazıları, Arap Yarımadası'nın kimi bölgelerinde nübüvvet iddiası şeklinde ortaya çıktı (bkz: Taberî, III, 227 vd.; 249 vd.; 261 vd.). Bu isyanların bazıları Hz. Peygamber'in (s) son günlerinde dağınık bir halde başlamıştı; ancak Ebû Bekr'in hilâfeti sırasında daha da âşikâr oldu. Netîcede art arda gönderilen ordular isyancıları bastırdı ve Ebû Bekr hilâfeti devam etti.

Aynı dönemde Ridde Savaşları'nın ardından Müslümanlar o dönemde iyice güçsüzleşen Sâsânî Devleti'nin sınırlarına saldırdılar. Ebû Bekr de Hîre gibi bazı bölgelere ordular göndererek zaferler kazandı (bkz: Bilâzûrî, Futûh , 241 vd.; Dîneverî, 111-2). Bu savaş ve kaçışlar tarihî rivâyetlerde detaylı bir şekilde anlatılmıştır. Fakat bu rivâyetlere ihtiyatla yaklaşmak gerekir. Zirâ bu rivâyetler ile ıstılahta Arap Günleri [ eyyâm'ül-Arab ] denilen kabilevî iftiharların anlatıldığı İslâm öncesi Arap hamâsî destanları arasında sıkı bir bağ gözlenmektedir. Halîfeler döneminde gerçekleştirilen fetihlerin haberlerini bir araya getiren râvîlerin her birinin nasıl bir amaç güttüğü çok açık değildir; fakat rivâyetler arasındaki ihtilaf kimi zaman öyle bir noktaya varmaktadır ki aralarını bulmak ve bir sonuca ulaşmak mümkün olmamaktadır. Efsanelerin tarihle bu derece iç içe nakledilmesi, her ne kadar söz konusu döneme ait haberlerin geneli için geçerli olsa da, fetihler söz konusu olduğunda eski savaş ve kaçış destanlarıyla olan benzerlik daha da belirgin bir hal almaktadır.

Hâlid b. Velîd komutasındaki İslâm ordusunun Irak bölgesindeki savaşı ile aynı dönemde Ebû Bekr, Ebû Ubeyde Cerrâh komutasında bir orduyu Şâm'a gönderdi ve daha sonra Medîne'den çok sayıda askerî birlik Ebû Ubeyde'nin yardımına gönderildi (bkz: Bilâzûrî, age. , 107 vd.; Taberî, III, 387 vd.). İslâm ordusu Yermûk'da zafer kazanmak üzere iken Şâm'a Ebû Bekr'in öldüğü haberi ulaştı [13 Cemâdîü'l-Âhir]. O ölümünden kısa bir süre önce Ömer b. Hattâb'ı yerine halîfe seçmişti (bkz: Yakûbî, II, 115–6; Taberî, III, 419–20, 428 vd.).

Ömer hilâfet makâmında karar kıldıktan sonra fetih savaşlarını doğuda ve batıda; İran ve Şâm'da, aynı anda devam ettirdi. Öyle ki hicrî üçüncü on yılın başlamasıyla İran'ın, Şâm'ın ve hatta Mısır'ın büyük bölümü halîfenin tasarrufuna geçmişti. Fetihler netîcesinde Medîne Hilâfet Merkezi'ne [ dâru'l-hilâfet ] ganîmetler yağıyordu. Ömer bu kazancın büyük bölümünü sahâbîlere, özellikle eski Müslümanlara ihtisâs etti (örn. bkz: Yakûbî, II, 131). Eskiden beri ticarette basîret sahibi olan Kureyş boyları birçok mal ve ganîmete sahip olunca yeniden İslâm öncesi dünya düşkünlüklerine kapıldılar. Her ne kadar Ömer yeni eşrâf tabakasının nezâretini ciddiye alıyor idiyse de pratikte yeni soysal durumun kontrolü mümkün gözükmüyordu. Fetihlerin ne ölçüde İslâm'ın yayılması amacıyla gerçekleştirildiği ve bu bakımdan ne ölçüde başarılı olduğu hakkında yargıda bulunmak oldukça güçtür. Bununla birlikte, dîndâr ve âlim çok sayıda sahâbînin isminin fetih savaşlarında görev alan komutan ve askerlerin isimleri arasında zikredilmemesi de bir tesâdüf olmasa gerektir. Diğer taraftan, fethedilen bölgelerin yerli halkının genellikle İslâm'ı adâlet ve eşitlik dîni olarak can ü gönülden kabul etmeleri önceki yöneticilerinin haksız siyasetlerinin ne dereceye vardığını göstermektedir ki bu durum Müslüman fâtihlerin muhtelif bölgelerde hayret verici derecede hızlı bir biçimde ilerlemelerinde etkili olmuştur.

23 yılında Ebû-Lûlû adıyla meşhûr Fîrûz adlı bir İranlı esir ki, rivâyetlerde Ömer'in onun şikâyetini önemsemediği geçmektedir, halîfeyi yaraladı ve halîfe bir süre sonra öldü (bkz: Taberî, IV, 190–4). Rivâyetlerde nakledildiği üzere Ebû-Lûlû kendi isteğiyle halîfeyi öldürmeyi plânlamış olsa da Kureyş ileri gelenlerinin halîfenin sert tutumlarından rahatsızlık duydukları gerçeği de göz ardı edilemez (bkz: Şehîdî, 114). Ömer ölüm döşeğinde Hz. Alî (a) ve sahâbenin tanınmışlardan; Abdurrahmân b. Avf, Osmân b. Affân, Sa‘d b. Ebî-Vakkâs, Talha b. Ubeydillah ve Zubeyr b. Avvâm'dan oluşan bir şûrâ teşkil ederek onlara sonraki halîfeyi seçme görevini verdi (bkz: Bilâzûrî, Ensâb , V, 15 vd.; Taberî, IV, 227). Aralarında geçen birçok diyalogdan sonra Abdurrahmân b. Avf diğerleri tarafından Hz. Alî (a) ve Osmân arasından birini seçme yetkisi aldı (bkz: Taberî, IV, 234). Osmân'la akrabalık bağı bulunan Abdurrahmân, Allah'ın Kitabı, Hz. Peygamber'in (s) sünneti ve Şeyheyn'in [Ebû Bekr ve Ömer] sünnetiyle amel edilmesi şartıyla her ikisiyle görüştü. Hz. Alî (a) önceki iki halîfenin sünnetiyle amel husûsunda Abdurrahmân'ı hoşnut edecek bir yanıt vermedi. Osmân söz konusu şartı kabul edince ona halîfe unvanıyla bîat ettiler (bkz: Bilâzûrî, Ensâb , V, 22 vd.; Taberî, IV, 238-9).

Bu şekilde Osmân b. Affân halîfe oldu. Osmân, hilâfetinin ilk gününden itibaren yumuşak huyluluğundan ötürü eleştirilere maruz kaldı (örn. bkz: Bilâzûrî, Ensâb , V, 24; Taberî, IV, 243–4). Üçüncü halîfe, Ebû Bekr'in ve özellikle Ömer'in vâli seçiminde ve ileri gelenleri kontrol altında tutmada ciddî bir biçimde riâyet ettikleri nizâmı zamanla ayaklar altına aldı. Kendisi önceki iki halîfenin uygulamalarına bağlı kalmak istediyse de akrabaları onu kendi aldıkları kararlar doğrultusunda amel etmeye zorluyorlardı. Her hâlükarda, hilâfeti süresince [23–35] ileri gelenler ve özellikle Osmân'ın yakın akrabaları muhtelif bölgelerde önemli ve hassas bazı makâmlara gelerek halkın öfkesini kazandılar (örn. bkz: Taberî, IV, 251–2). Ebû Zer-i Gıffârî gibi ölçüsüz bir şekilde altın biriktirmeyi ve ileri gelenlerin güç kazanma isteklerini kabul etmeyen sahâbîlere Osmân itirâz hakkı tanımıyor, kimi zaman onları uzak yerlere sürgün ediyordu (örn. bkz: Bilâzûrî, Eşrâf , V, 52 vd.; Taberî, IV, 283 vd.). Zamanla itirâz sesleri, özellikle Mısır ve Irak'ta isyâna dönüştü. İsyâncılar Medîne'ye geldiler ve halîfenin evini muhâsara altına alarak halîfeyi katlettiler (bkz: Bilâzûrî, Eşrâf , V, 59 vd.; Taberî, IV, 365 vd.).

Bu defa sahâbîlerin Alî b. Ebî Tâlib'i (a) seçmekten başka çareleri yoktu (bkz: Bilâzûrî, Eşrâf , II, 205 vd.). Çok geçmeden Hz. Alî'nin (a) Hz. Peygamber'in (s) sünnetine ve adâlete dayalı siyaseti, ileri gelenler tabakasının egemenliğini ve altın biriktirmeyi âdet edinmiş toplumda muhâlefet rüzgârlarını estirmeye başladı. Muhâlifler, başta hükümette bir makâm ve diğer Müslümanlara oranla imtiyâz sahibi olmak isteyen Talha ve Zubeyr, Âişe'yi de kendilerine katarak Emîre'l-Müminîn Alî'ye (a) karşı isyân ettiler. Onlar İslâm tarihinde ilk iç savaş sayılan ve Cemel Savaşı adıyla ünlenen savaşı başlattılar (Bilâzûrî, Eşrâf , II, 221 vd.; Taberî, IV, 506-8).

Bir sonraki isyân dönemin Şâm vâlisi Muâviye b. Ebî Süfyân tarafından örgütlendi. Yıllarca Şâm'da vâlilik yapan Muâviye artık makâmının tehlikede olduğu hissine kapılmıştı. O, Osmân'ın intikâmı bahanesiyle Hz. Alî'ye (a) bîat etmedi. Bu olay da savaşla netîcelendi. Sıffîn adıyla şöhret bulan bu uzun savaş Muâviye'nin istediği gibi sonuçlanmadı ise de Müslüman saflarının dağılmasında ve üçüncü bir grubun [Hâricîler] vücûda gelmesinde etkili oldu (bkz: Bilâzûrî, Eşrâf , II. 275 vd.; ayrıca bkz: Nasr b. Müzâhim, eserin tamamı). Savaştan sonra bir tarafta Muâviye hilâfet iddiasında bulunurken diğer tarafta Hâricîler, Hz. Alî'den (a) uzaklaşarak Harûrâ adı verilen bölgede toplanıyorlardı. Hâricîler, Abdullah b. Vehb Râsbî'yi halîfe kabul ediyorlardı. İtirâz etmekle yetindikleri müddetçe Emîre'l-Müminîn Alî (a) Hâricîlerle savaşmadı. Onları sürekli barışa ve itaâte çağırdı. Fakat halka eziyet edip katl olaylarına karışmaya başladıklarında Hz. Alî (a) üzerlerine asker göndererek Nehrevân adı verilen savaşta onları perişan etti (bkz: Bilâzûrî, Eşrâf , II, 359 vd.; Taberî, V, 72 vd.).

Hâricî saldırılar bastırıldıktan sonra Hz. Alî (a), Muâviye ile yarım kalan işini halletmek için asker toplamaya koyuldu. Fakat 40 yılının Ramazân ayında bir suikast plânının ardından Abdurrahmân b. Mülcem'in kılıç darbesi ile yaralandı ve üç gün sonra şehîd oldu (bkz: Bilâzûrî, Eşrâf , II, 487 vd.; Taberî, V, 143 vd.). Hz. Alî'nin (a) şehâdetinden sonra taraftarları büyük oğlu Hz. Hasan'ı (a) hilâfete seçtiler. Savaş ve çatışmalarla geçen birkaç aylık hilâfet, Hz. Hasan'ın (a) Muâviye ile imzaladığı barış antlaşması ile son buldu (bkz: Bilâzûrî, Eşrâf , III, 42–2). Böylece uzun zamandır fırsat kollayan Muâviye hükümete geçti ve hükümeti ırsî hale getirerek hilâfet sistemini değiştirdi.

BİBLİYOGRAFYA: Ahmed b. Hanbel, el-Musned , Kâhire 1313 h.k.; Arnold, Thomas Waker, Târîh-i Gosteriş-i İslâm , trc. Ebû'l-fazl İzzetî, Tahran 1358 h.ş.; Bilâzûrî, Ahmed, Ensâbü'l-Eşrâf , II, neşr: M. Bâkır Mahmûdî, Beyrut 1974, III, 1977, V, neşr: Gotin, Beytü'l-Mukaddes, 1936; a.mlf., Futûhu'l-Buldân , neşr: Dahviye, Londra 1866; Dîneverî, Ahmed, Ahbâru't-Tıvâl , neşr: Abdulmunim Âmir, Kâhire 1960; Guillaume, A., Islâm , Londra 1987; İbn Hişâm, es-Sîreti'n-Nebeviye , neşr: Mustafa Sakâ, Kâhire 1955; İbn İshâk, es-Siyer ve'l-Meğâzî , neşr: Suheyl Zekkâr, Dımaşk 1978; İbn Sa‘d, Tabakatü'l-Kübrâ , Beyrut [tarihsiz]; Şehîdî, Cafer, Târîh-i Tahlîlî-i İslâm , Tahran 1363 h.ş.; Taberî, Târîh ; Kur'ân-ı Kerîm , Mufîd, Muhammed, el-Cemel , Kum 1413 h.k.; Nasr b. Muzâhim, Vakatu Sıffîn , neşr: Abdusselâm Muhammed Hârûn, Kâhire 1962; Vâkıdî, Muhammed, el-Meğâzî , neşr: Marsden Johns, Londra 1966; Welhavzen, Julius, ed-Devletu'l-Arabiye ve Sukûtuhâ , trc. Yusûf Aş, Dımaşk 1957; Yakûbî, Târîh , Necef 1939.


Ali BEHRÂMÎYÂN