Peygamberlikten Hicrete:

 


Peygamberlikten Hicrete:


Hz. Muhammed'in (s) peygamber oluşunun ilk belirtisinin 40 yaşlarında gördüğü sâdık rüyalar olduğu nakledilmiştir (bkz: İbn İshâk, 120). Fakat sîyerde peygamberlik başlangıcı unvanıyla meşhûr olmuş olan olaya göre Ramazan veya Receb ayında vahiy meleği Hz. Muhammed'in (s) Hıra Mağarası'nda bulunduğu bir gece zâhir olmuş ve O'na Alak sûresinin ilk ayetlerini okumuştur. Rivâyetlerde kaydedildiğine göre, bu olaydan sonra Hz. Muhammed (s) koşarak eve dönmüş, etrafındakilerden kendini örtmelerini istemiştir (bkz: Taberî, II, 298). Bu olaydan sonra bir müddet vahiy kesilmiş, bu durum Hz. Peygamber'i (s) üzmüştür. Bir süre sonra tekrar gelen vahiy meleği Hz. Muhammed'i (s) kavmini hidâyet etmek, toplumu dinî-ahlâkî fesâtlardan ıslâh etmek, Allah'ın Evi'ni putlardan temizlemek ve insanların kalbini yalancı tanrılardan arındırmakla görevlendirmiştir.

Hz. Peygamber (s) tektanrıcılığa [ tevhîd ] davetine önce kendi ailesinden başlamıştır. Ona ilk îmân eden, eşi Hadîce ve o dönemde Hz. Peygamber'in (s) velâyetinde olan amcazâdesi Alî b. Ebî Tâlib (a) olmuştur (bkz: İbn Hişâm, II , 262) . Muhtelif Müslüman fırkaların kaynaklarında Ebû Bekr, Zeyd b. Hârise gibi diğer bazı kişilerin İslâm'ı ilk kabul edenler oldukları geçmektedir (bkz: İbn Hişâm, I, 264, 266). Fakat unutmamak gerekir ki bu konu farklı mezhebî görüşlere sahip Müslümanlar arasında övünme aracı kılınmış, sonraları ise Kelâmî mahfillerde tartışma konusuna dönüşmüştür. İlk dönemde davet sınırlı tutulmuşsa da Müslümanların sayısı günden güne artmıştır. Öyle ki kısa bir süre sonra Müslüman topluluk Mekke etrafına yayılmaya ve Hz. Peygamber (s) ile cemaât namazı kılmaya başlamışlardır (bkz: İbn Hişâm, I, 281–2).

Peygamberlikten [ bi‘set ] üç yıl sonra Hz. Peygamber (s), Kureyş hânedanının tamamını toplamakla ve tevhîdî davetini biraz daha genişletmekle görevlendirilmiştir. Hz. Peygamber (s) bu görevi yerine getirdiyse de daveti pek kabul görmemiş, Kureyş'ten Müslüman olanların sayısında bir artış olmamıştır (bkz: Taberî, II, 319–21). Unutmamak gerekir ki Mekke eşrâfı Tanrı'nın tekliği ve insanların eşitliği mefhûmlarının ısrarla üzerinde duran yeni davete ilgi göstermezken alt tabakadakiler ve hiçbir şeye sahip olmayanlar yeni dîni gönülden kabul etmişler, topluluklar halinde yeni dîne katılmışlardır. Bu gruptakilerin bazıları, Ammâr b. Yâsir ve Bilâl-i Habeşî gibi daha sonraları sahâbelerin büyüklerinden olmuşlardır.

Kureyşliler ve genel olarak müşrikler başlangıçta Müslümanlara karşı mülâyimce ve itinâsızca davranmışlarsa da zamanla putlar ve atalarının dîni aleyhinde söylenen sözler arttıkça Hz. Peygamber'e (s) ve Müslümanlara karşı şiddet göstermişler, özellikle de Hz. Peygamber'i (s) himâyesi altına alan amcası Ebû Tâlib'e baskı uygulamışlardır. Bir taraftan Kureyş'in ve diğer kabilelerin Müslümanlara ve Hz Peygamber'e (s) karşı taarruzu günden güne artarken, diğer taraftan Kureyş saflarında Hz. Peygamber'i (s) desteklemek veya O'na karşı çıkmak husûsunda ayrışmalar vücûda gelmişti.

Müşriklerin baskıları o hadde vardı ki Hz. Peygamber (s) bir grup sahâbesine Habeşistan'a hicret emri verdi (daha fazla bilgi için bkz: İbn Sa‘d, I, 203–8). Tarihsel verilerden diğer bazı sahâbelerin Habeşistan ve Hicâz arasında gelip gittikleri anlaşılmaktadır. Peygamberliğin VI. yılında Kureyşliler aralarında bir antlaşma yaparak, Abdulmuttalib hânedanı ile kız alıp vermeme veya alış-verişte bulunmama kararı aldılar. Bir sahîfe üzerine yazdıkları bu antlaşmayı Kâbe'nin duvarına astılar (bkz: İbn İshâk, 156). Diğer tarafta Ebû Tâlib ve beraberindekiler Hz. Peygamber (s) ve Hadîce ile birlikte daha sonraları Ebû Tâlib Vâdisi [ şi‘b-i Ebû Tâlib ] adıyla şöhret bulan vâdiye sığındılar. Öyle ki mümkün mertebe kimse oraya gitmiyor, onlar da oradan dışarı çıkmıyorlardı. Netîcede karıncılar söz konusu sahîfeyi yok edince Kureyş muhâlifleri serbest bırakmayı ve onları muhâsara altında tutmaktan vazgeçmeyi kabul etti [peygamberliğin I. yılı]. Böylece, Hz. Peygamber (s) ve hânedanı baskılardan kurtuldular (bkz: İbn İshâk, 161). Hz. Peygamber (s) vâdiden çıktıktan kısa bir süre sonra dostlarından ikisini; Hadîce ve Ebû Tâlib'i kaybetti (bkz: Taberî, II, 343).

    Ebû Tâlib'in vefâtı ile Hz. Peygamber (s) en ciddî hâmîlerinden birini kaybetmiş oldu. Müşrikler karşılarına çıkan bu fırsattan yararlanarak Hz. Peygamber (s) ve Müslümanlara uyguladıkları işkence ve baskıları daha da arttırdılar. Hz. Peygamber'in (s) Mekke dışına, özellikle Tâif'e yönelik başlattığı davet girişimi bir netîce vermedi. O, üzgün ve rahatsız bir halde Mekke'ye döndü (bkz: İbn Hişâm, II, 60 vd; Taberî, II, 344–6). Daha sonra Hz. Peygamber'in (s) ilgisini İslâm daveti için müsait bir şehir olan Yesrib çekti. Bu şehirdeki iki asîl kabile; Evs ve Hazrec genellikle birbirleriyle savaş ve çatışma halindeydiler. Onlar kendilerini dostluk ve barışa davet eden birisini hoş karşılıyorlardı. Hz. Peygamber (s) Hazrec kabilesinden altı kişiyi hac mevsiminde görmüş, onları İslâm'a davet etmişti ve onlarda kabilelerine döndüklerinde yeni dîni tebliğe başlamışlardı (bkz: İbn Hişâm, II, 70 vd; ayrıca bkz: Arnold , 16–7). Ertesi yıl, peygamberliğin XII. yılında, Evs ve Hazrec kabilelerinden birkaç kişi Hz. Peygamber'in (s) huzûruna gelerek Mekke yakınlarındaki Akabe Vâdisi'nde O'na bîat ettiler (bkz: Taberî, II, 356). Hz. Peygamber (s) İslâm'ı yayması ve talîm etmesi için onlarla birlikte bir temsilci gönderdi. Söz konusu bîat Hz. Peygamber'in (s) Yesrib'de kuracağı devletin ilk temel taşı idi. Ertesi yıl daha fazla Yesribli Hz. Peygamber'e (s) bîat etti. Öyle ki Yesrib'de Müslüman olmayan çok az insan kalmıştı. Bu görüşmeler her ne kadar gizli yapılıyorduysa da Kureyş durumdan haberdâr oldu. Hz. Peygamber'e (s) ve Müslümanlara ne yapacakları konusunda tartışmaya başladılar. Sonunda Kureyş boylarından birer kişi seçmeye ve seçilenlerin Hz. Peygamber'i (s) geceleyin öldürmesine karar verdiler. Böylece Hz. Peygamber'in (s) kanı bir kişinin üzerinde kalmayacaktı. Suikast plânından haberdâr olan Hz. Peygamber (s), Hz. Alî'yi (a) kendi yerine bırakarak hızlıca Yesrib'e doğru hareket etti. Yolda Ebû Bekr de kendisine katıldı (bkz: İbn Hişâm, II, 123 vd.; Taberî, II, 370 vd.).